Nereden Nereye: Gezi’ye, Deniz’e

Ülkenin zor zamanlara girdiğini bilmiyordum henüz. Yaşım küçüktü, siyasetten anlayacak yaşta değildim, sekiz yaşındaydım. AKP’nin ilk seçildiği zamanlardı, 2002, babamın yüzünde görmüştüm, Atatürk sevmiyorlar mı yani bunlar diye sormuştum, sevmezler bunlar kızım demişti. O zaman ilk bir üzülmüştüm, anlayabildiğim kadarıyla. Ertesi gün okula gidecektim, ilk ders resim dersi, öyle ufak heyecanlarım vardı. Ben büyüdüm, beden eğitimi öğretmenim sağolsun, Ufuk öğretmen, beni koşu yarışlarına götürmüştü, yaşım 9. İstanbul Şampiyonu olduğumda, yaşım ona gelmişti. Halbuki ne anlarım, bildiğim tek şey 60 metre sonundaki Türk Bayrağı’nı geçene kadar koşmak, sağıma soluma bakmamak. Birinci olduğumda, İstanbul’un en hızlı koşan kız çocuğu olduğumu bile bilmiyordum. Sonrasında bir adamın, sakallı, klübün ne diye sorduğunu hatırlıyorum. Seni madalyalara boğarız, bizim için koş demesini. Ben ne anlarım, kendim için koşuyorum demiştim. Sonrasında, TRT Spor spikerinin mikrofonu uzatışını, bana sorduğu sorulara verdiğim cevaplar, nefes nefese, teyzemlerin evinde bir CD’ye kayıtlıdır şimdi, canlı yayından CD’ye çekmişlerdi. Küçüktüm, kendi dünyam buydu. Kesinlikle içine büyüdüğüm dünyanın bir nebze idrakında değildim. Ben ailemden, çevremden, okuduğum okuldan gördüğüm kadarını biliyordum. Beni madalyalara boğacak adama geri dönelim, annem adamla konuşmuştu, çünkü ben anlamam, demişti ki maaş bağlarız, istediği ayakkabıları alırız, kıyafetlerini alırız. Ben de mükemmel, sonunda istediğim koşu ayakkabısını alacaktım, annemler almadığından değil, ilk kez yarış koştuğum turuncu Nike ayakkabılarımın uğur olduğuna inanırdım, onlarsız koşarsam, kaybederdim ve kaybetmek ne demek, bunu da bilmiyordum. Annem adama hayır demişti, arabaya binip yarış sonrası eve giderken çok üzülmüştüm, annem neden bana ayakkabılar, kıyafetler alınmasını engellemişti ki? Sonradan anlattığında, onların bize göre bi klüp olmadığını, benim sadece hep yaptığım gibi koşmamı ve düşünmemem gerektiğini söylemişti. Bu koşu yılları 13 yaşıma gelene kadar böyle gitti, büyüyünce sporcu olurum sanıyordum, lise sınavına gelmişim meğersem. Evet, 3 yıl boyunca lise sınavlarına ilk giren biz 96 nesili olmuştu. Ben hala “ Off, üç kez de sınav çekilmez ki.” derdindeyim, etrafımda olan bitenden yine anlamıyorum, bilemiyorum çünkü bu sınavın üç yıl olmasının akabinde 4+4+4’e dönüşüp, eğitimin alacağı rengi. Lise sınavlarına hazırlanıyorum, dershaneye gitmeden. Bu dershanelerin de emelleri kötüymüş, bilemiyorum ki. Evimde okulumda hazırlanıyorum. Test kitabı alıyorum anneme götürüyorum, hayır kızım bu yayınevi olmaz diyor. Bilmiyorum ki, ama duyuyorum, bazıları soruları çalıyormuş, biliyormuş. Ama nasıl oluyor ki bunlar aklım almıyor tabii. Geçiyor bu üç sene, sonunda Alman Lisesi’ne kaydımı yaptırmaya babam gidiyor, çünkü ben annemle Niğde’deyim. Yaz tatillerimi bu yaşıma kadar her zaman biraz Niğde’de, biraz Sinop’ta geçiririm. Çünkü aile önemlidir, ben bunu böyle öğrendim. Anneannem, babaannem, dedem, yaşları hepimizden büyük, yaşadıkları onca yıl, küçükken dedem hikaye anlatsa da dinlesem diye sabırsızlanır, filmlerde birinin öldüğünü görünce bu onlara olmasın diye ağlardım. Yaz tatillerimi hiç Bodrum’da, Antalya’da geçirmedim, bir otelde havuza girmenin, ailemle geçirebileceğim sınırlı zamandan daha değerli olabilceğini hiç düşünmedim. Beni çünkü annem ve babam böyle yetiştirdi, ben böyle öğrendim.

Liseye başladığımda, İstiklal Caddesi’nde olduğu için okul cep telefonu almışlardı bana, başıma birşey gelir de aramam gerekir diye. Bu yaşıma kadar evimizde internet de yoktu, olamayacağından değil, babam on iki ciltlik ansiklopedi almıştı, birinci sınıftan beri araştırma ödevlerimi hep ansiklopediden yaptım. Bunu babam bana böyle öğretti, liseye geçtiğimde eve internet ödül olarak gelmişti. Yaşım artık on beş, İstiklal’in ne kadar gözlerimi açtığını anlatamam. Liseliyim, etek giyiyorum. İstiklal’de insanlar garip garip bakıyor, erkekler, yaşım on beş, çocuğum ben.

Onuncu sınıfa geldiğimde işler artık çok ilginç boyutlar alıyor. GEZİ. Gözüne biber gazı gelmiş sokak kedi ve köpeklerinin gözlerini silen insanlara yardım ediyorum, anne arkalardayız bize birşey olmaz, yanımızda özel karışım su, ağzımı t-shirtümün yakasıyla kapıyorum, nefes almadan yürümeye çalışıyorum. Neden? Çünkü parkımızın ağaçlarının davasındayız. Ağacı kesmeyin, bu bu kadar zor değil. Tabii ağaçtan fazlası varmış, bunları artık anlıyorum. İçimdeki insana dair olan her güzel hissin öldüğü zamandı Gezi benim için. İnsanlardan nefret etmiştim. Hala da ediyorum. Aman kızım tweet atma, aman kızım öyle yazma. Ben yazmayı babamdan gördüm, yazdığı oyunlar, nasıl yazıyor ya diye büyülenerek izledim. Korkmamayı ise annemden, temkinli olduğum sürece lafımı esirgememeyi bana annem, ailem öğretti. Her dediğim kelimeyi Gezi’den beri düşünür de yazarım. Okul çıkışı İstiklal, okul çıkışı hep Deniz. On birinci sınıf olduğumda hiç düşünmeden abitur yapmak istemiştim. Sanki İstanbul’suz yapabilirmişim gibi, sanki sonu deniz olmayan yollara alışabilirmişim gibi, sanki benim dünyamı oluşturan anne ve babamdan ayrılmak çok kolaymış gibi. Ben de isterdim, korkmadan, eteğimi giyeyim, kimse bana o gözlerle bakmasın, herkesin hakkıyla girdiği üniversitemde tatlı tatlı okuyayım. Kısmet değilmiş, benim gidip de önce kendimi kurtarmam, yapabilirsem de ailemi kurtarmam gerekti. Bu yurtdışında okuduğumuzu duyan herkes, zengin kızısın oh hayat size güzel, kolay tabii Almanya’da okumak, falan gibi şuursuz yorumlar yapıyor. Bunun benim ailemin parasıyla alakası yok. Bunun Almanya’nın rahatlığıyla alakası yok. Bunun çekinmekle alakası var, bazen ölmekle kalmakla alakası var.

On ikinci sınıfın yazını hatırlıyorum, daha geçen sene, son kez İstanbul’dayım. Anlayamazsınız yaşamadıysanız nasıl bir his. Hele benim için. Benim adım Deniz.

Berlin’den ellerim titreye titreye 13 Mart Ankara patlamasında haberlerde bebeklik arkadaşımın adını arayışımı hatırlıyorum, Ilgaz’ım. 14 Mart doğum günü. Ben kaç bin kilometre ötedeyim. Öldü mü kaldı mı, bilmiyorum. Bomba haberi geliyor başka, İstanbul mu diyorum. Benim ailem, annem babam, bilmeseler de belki çok sevdiğim insanlar var orada. Evim benim. Kızım bize birşey olmaz diyor babam, her dikkatli olun dediğimde. Biliyorum içimi ferah tutmak istediğinden, kızım her an ölebiliriz diyemediğinden. Ben babamın ağladığını hiç görmedim, beni üzmek istemediğinden belki, babalar böyle olmaz kızım.

Ben şu an 21 yaşındayım. Berlin’de yaşıyorum, İstanbul’a dönmek aklımda olan tek şey, pardon daha doğrusu dönebilmek, daha da doğrusu döndüğümde her sevdiğimi, bıraktığımı yerinde bulabilmek. Bunu anlayamazsınız, ne kadar zor. Belki sadece benim için, ama eminim yalnız değilimdir bu hislerimde.

Ben şu an 21 yaşındayım ve 8 yaşından beri bu hükümete büyüdüm. İçimden tüm insanlığımı çaldılar, özgürlüğümü çaldılar, elbise giydiğimde kendimi kötü birşeyler peşindeymişim de giymişim gibi hissetmeme neden oldular, bir erkeğin bana iğrenç gözlerle bakmasını normal kıldılar, çünkü ben bacağımı gösteriyorum ya, çünkü hava 40 derece İstanbul neminde başka seçenek varmış ya.

Ulan ne kadar zor şeymiş, bütün evimin yıkılmasını haberlerden izlemek, insanların Allah adında yaptığı bu iğrenç şeyler, boynu kesik belki benden iki yaş büyük asker cesetleri, insanların, tanıdıkların Deniz kaç kurtar kendini dediklerinde her seferinde birşey demek istemek ama diyememek.

Ben ağaç için çıkmıştım ilk sokağa, kesmeyin demek için. Şimdi çıkarsam ölebilirim. Ne kadar zormuş uzakta olmak, bu durumda olmak, hele de adın Deniz’ken.

Ömrümün yarısından çoğu ve büyük olasılıkla da geri kalan bütün günlerini çaldığınız için, ülkemi mahvettiğiniz için, dinimi kirlettiğiniz için,ağacımı kestiğiniz için, nefesimizi kestiğiniz için, hayvanlara tecavüz ettiğiniz için, kadınlarımızı öldürdüğünüz için, saygısız, nefret dolu, korkunç olduğunuz için, nefret ediyorum.

Hayatımda ilk kez korkuyorum hem de adım Deniz’ken.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir