Sanatın Özüne Bir Bakış

Popüler kültürün hüküm sürdüğü dünyamızda, sanki ortak ve evrensel bir “sanat” edimi varmış gibi yansıtılmaya başlandı.

İnsanlar instagram biyografilerine “sanat” yazıyor, sokakta gördükleri ve sanatsal buldukları herhangi bir şeye (bkz. kaldırım taşı) anında sanat damgası vuruyor artık. Ne eser, ne de sanatçı kalıyor böylece, sanatlar arası çizgiler de kayboluyor haliyle. Kavram olarak sanat, elbette ki evrenseldir. Ancak duygularımızın çeşitliliği ve elimizde bulunan yöntemlerin yetersizliği, yeni sanat dallarının ve zaman ile yeni akımların doğuşlarına yol açmıştır. Sonuçta renklerle tuvalde, notalarla stüdyoda çalışmak başkadır, kendini sözcükler ile anlatmaya çalışmak başka. Zaten bu böyle olmasaydı ve tek bir sanat dalı ile istediğimiz her şeyi yansıtabilseydik, bir diğerine ihtiyaç kalmaz, bahsettiğim “Evrensel Sanat” gerçek bir olguya dönüşebilirdi. Şimdi bu farkların temel sebeplerinden bahsedelim.

Öncelikle bir resmi anlamaya çalışma yöntemimiz ve bize hissettirdikleri, diğer sanat dallarından farklıdır. (Bu, öbür sanat dalları için de eşit derecede geçerlidir). Çünkü onu, bir yazıyı veya notayı algılayış şeklimizden daha farklı algılarız. O iki boyutludur ve karşımızda bir bütün olarak keşfedilmeyi, irdelenmeyi bekliyordur. Ötesel bir duruma sahip değildir. Oysa bir kitapta veya bestede, bir notanın, bir sayfanın ötesini, bir öncekini algılamadan anlamlandıramayız, çünkü onlar resimdeki keşfedilmeyi bekleyen detaylar gibi yalnızca bütüne hizmet etmez, onu değiştirebilir de. Üstelik renkler, notalar ve biçimler, birer im (imge) değildir, bizi zaten olduklarından başka bir yere götürmezler. Gel gelelim bu, bir tabloya bakan herkesin aynı şeyi hissedeceği anlamına değil, herkesin aynı şeyi göreceği anlamına gelir. Kişinin o tabloya yükleyeceği anlam tamamen kendisine bağlıdır ve resim sanatının günümüzdeki temel dayanaklarından biri de bu kaçınılmaz öznelliktir. (Bkz. Soyut Sanat) Yani onları bir im olarak kabul edemeyeceğimiz gibi, salt kendileri olarak da kabul edemeyiz çünkü kendinde hiç bir signification barındırmayan ne bir nitelik ne de duyum vardır. İçlerindeki çekingen anlam, ürkek heyecan, hafif hüzün, dolgun acı her zaman oradadır.

Van Gogh sarısını barındırdığı o buruk güzellikten ayrı düşünebilir misiniz hiç biriniz? “Van Gogh sarısının buruk güzelliği” bile başlı başına gereğinden fazlasını söylemek değil midir zaten? Bir sarı vardır, bir de kırmızı. Bunlar birer nesnedir ve nesneden başka bir şey değillerdir. Biz, insanlar, ortak bir anlaşma ile onlara bu anlamları yükler, onları bir im haline getiririz. Mesela beyaz bir elbise bana “masumiyeti” anlatıyorsa bu, onu artık bir elbise olarak görmeyişimdendir. Onun kumaşını, desenini değil, soyut düzlemdeki imgelemini hissederim. Yani bir sanatçı gibi düşünürüm. Çünkü sanatçı da, nesnenin, rengin veya notanın soyut düzlemdeki anlamını görür ve onu başka insanların da görmesini sağlamak için somutlaştırır. Bunları yeni bir imge yaratma uğruna değil, zaten var olan imgeyi somutlaştırma amacıyla yapar. Yazar da tam bu noktada onlardan ayrılır, çünkü o, ne ressam gibi dilsizdir, ne de onlar gibi bir şeyleri adlandırma, somutlaştırma amacı güder. Kelimelerini birleştirirken onları bir im haline getirmeyi amaçlamaz, bu işi okurlarına bırakır. Bu açıdan, yazar ve okuyucu birbirlerine muhtaçtır ve biri, diğeri olmadan amacına ulaşamaz. Çünkü okuma, algılama ile yaratışın birleşimi gibidir (Öteki sanat yapıtları karşısında seyircinin tutumu da farklı seviyelerde olmak üzere aşağı yukarı aynıdır). Okuyucu, eseri okurken hem yaratır, hem keşfeder ve sayfalarda ilerledikçe yaratırken keşfettiğinin, keşfederken yarattığının farkına varır.  Böylece eser, bir ime dönüşerek salt kendisinden fazlası haline gelir.

Okuyucunun yazın yapıtı üzerindeki bu yetkinliği, onu istediği yöne çekebilme gücü, dilin yapısından kaynaklıdır, daha doğrusu, dilin yetersizliğinden. Üstelik bu yetersizlik kendini yalnızca yazın sanatında değil, dilin kullanıldığı her alanda gösterir. Arkadaşlarınızla konuşurken, Makalelerde, Şarkılarda… Kaç defa karşınızdaki insanın sizi tam olarak anlamadığı, hislerinizi karşı tarafa doğru aktaramadığınız kaygısına düştüğünüzü düşünmenizi istiyorum. Kaç defa “kelimelerle anlatamıyorum” diyerek soyutlandığınızı. İçinizi rahatlatayım, suçlusu siz değilsiniz. Bir yazarı ele alalım, eserinde elinden geldiğince doğru sözcükleri seçen bir yazarı. Onun kelimeleri bile istediğinden ya daha azını ya da daha fazlasını anlatacaktır her zaman. Bu, temasına kaynaklık eden duyguları fazla derin veya düşünceleri anlaşılmaz olduğundan değil, hisler, kelime biçimini alırken bir öz-değişimine uğradıkları içindir. Günlük hayatta dili kullanırken de aynen böyle olur. Duygularımız, onları dil aracılığıyla somutlaştırdığımız zaman değişir ve karşımızdakine salt kendileri olarak değil de, karşımızdakinin algı süzgecinden geçmiş bir biçimde ulaşır. Üstelik dil içerisindeyken, aynı bedenimizdeki gibiyizdir. Kelimeleri, kendi elimizi kolumuzu hissettiğimiz gibi hissederiz, çünkü onlar bizizdir, biz onlar. Konuşan bir başkası olduğunda ise, kelimeleri aynı bir başkasının ellerini hissettiğimiz gibi hisseder, onların el olduklarını kesin bir biçimde algılar fakat onları asla kendi sahibi kadar iyi hissedemeyiz. Yazarın dayanağı da tam olarak budur işte, çünkü o, eserinin bir imge haline gelebilmesi için bu rölativiteye –ressamın ve heykeltıraşın aksine- muhtaçtır.

Resmi böyle tanımlamamdan dolayı bana sanki kötü bir şeymiş gibi “Resmi ötekileştiriyorsun!” diyenler oluyor. Elbette resmi ötekileştiriyorum, yazıyı da, şarkıyı da. Çünkü her sanat kendine hastır ve bir diğerine benzetilme ihtiyacı güdülmemelidir. Ne bir tablo romanın yerini doldurabilir, ne de bir roman tablonun. Onlar farklıdır. Yani ben sanıldığı gibi resmi sevmiyor değilim, aksine onu çok seviyor, özel yerini korumasına çabalıyorum. Son olarak ise size aynı şeyi anlatmaya çalıştığına inandığım bir şarkı, bir de resim bırakacağım. Belki böylelikle, söylemek istediğimi daha iyi anlayabilir, “evrensel sanat” kavramının önüne bir taş ta siz koyarsınız.

 

By John Evans Hodgson

Storm Weather Shanty Choir – The Maid of Coolmore; https://open.spotify.com/track/3PUGJRCWFpmsq3afVZ14Da

Kapak resmi: Francois Boucher – Painter in His Studio.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir